Yâ Rab, şu muazzam Ramazân hürmetine, / Kaldır aradan vahdete hâil ne ise.
Yâ Rab, şu asırlarca süren tefrikadan / Artık ezilip düşmesin ümmet ye’se / Mehmet Akif Ersoy
Türkiye yüzyılının ikinci yılında bu ay Ramazanı karşıladık, mübarek günlerin manevi hazzını yaşayacağız. Sezai Karakoç üstadın dediği gibi: “Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fiziki karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddî perdelerin inceltilen öteyi gösterir hale getirilişi. Oruç, yaşadığımız günlük ve gündelik hayatı adeta bir rüyaya çeviren mutluluk anahtarı. Kanatlanan gün demek oruç ayının gündüzü. Yerçekiminin etkisinin kayboluşu sanki benliğimiz ve eşyamız üzerinde.
Bir Müslümanın oruçla ve oruç ayı Ramazan ile ilişkisi, alış verişi, onunla içli dışlı oluşu, çocukluktan başlayarak bir ömür devam eder. Onun içindir ki, insan, hayatının hangi safhasında olursa olsun geriye dönüp baktığında, yalnız karlı kışları, sıcak yazları, renk çağlayanı baharları, ölüm düşüncesini sararmış yapraklarda bir oya gibi işleyen sonbaharları değil aynı zamanda her yıl kendine mahsus bir mevsim, beşinci mevsim, uhrevi ve ulvi bir mevsim gibi gelip insanı bütünüyle kavrayan ramazanları da hatırlar. Falan yılın ramazanında şöyle bir olay cereyan etmişti diye düşünür insan. Geçmiş zaman ramazanlarını ömrünün olduğu kadar kişiliğinin de bir oluşturucusu olduğunu unutmaz. Ramazan, biz müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla, o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.
Ruhumuzu fizik ötesine bitiştiren, ölümden sonrasını yeni başlangıçlar için çıkış noktalarıyla, umut benekleriyle donatandır o… Çocukluk ramazanlarımı hatırlıyorum daha dün gibi, aradan onca sene geçmiş olsa da. Cahit Sıtkı’nın bir mısraını okuyorum Dersaadet’in ulvi havasında: “Bugün Cuma, Büyükannemi hatırlıyorum, dolayısıyla çocukluğumu, uzun olaydı o günler. Yere düşen ekmek parçasını öpüp başıma götürdüğüm günler. Fatih İtfaiye meydanında patlayan iftar ve sahur toplarının sesleri hafızamda hâla… Sanki zafer kazanmış ordunun top sesleri gibi sevimli gelirdi. Bir sini etrafında toplanmış ailemizin huşu içinde iftar saatini beklediğimiz anların zevkini. Bu sırada rahmetli babamın yaptığı duaları, okuduğu Kuran-ı Kerîm’in manevi iklimini unutabilirmiyim…Top sesi yetmezdi, Şehzadebaşı camiinin şerefelerinde kandil ışıklarını takip eder, sofraya müjdeyi verirdim. İftar sofralarımız biz bize olmazdı çoğunlukla, misafirlerimiz hiç eksik olmazdı. Bir oda bir sini yetmez, iki oda iki sofra en azından serilirdi. Sahurlar bir başka coşkuydu biz çocuklara… Kış ramazanlarında yakılan odun kömür sobalarımızın yanına yapışırdık.. Akrabaların daveti ramazan boyu planlanır, aksatılmamaya dikkat edilirdi. Teravihler sanki çocuklar için kılınan namazlardı… Büyük bir haz alırdım o namazlardan. Hele gittiğimiz caminin imamı 4 rekatta bir selam verip, birde ihlas okumadan salat-ı ümmiye’yi cemaatle beraber okuduğumuzda, müthiş bir atmosferdi benim için… Birde vitirden önce üç defa söylenmesi. Hiç bitmesin dediğim bir ibadetin çocuk gözüyle tuttuğum anıları. Hani derler ya, benim için; “ah o eski ramazanlar”ın, biraz kayda geçmiş hali budur.
Hayatımızda iki yaz, iki kış ramazanı yaşarız. Hepsi bu kadar. Yeter ki tadını alalım. Büyüdükçe anladım ki Ramazanlar sadece Oruç, namaz, teravih’ten ibaret değilmiş; ihtiyacı olan komşu ve akrabaların veya ihtiyaç sahibi garip gurebanın yiyecek giyecek ihtiyaçları karşılanırmış. Herkesin birikmiş nakit veya takılarının zekatı bu hayır işlerine verilirmiş, o insanlar sevindirilir, aileler arasında böylece güven köprüleri kurulurmuş. Garip gurebanın iftar sofralarında ağırlanması kadar mübarek bir davranış yoktur, bunları öğrendik çocukluğumuzda. Bu anlattıklarım için zamanında rahmetli babam ve annem, sonraları değer verdiğim hocalarım şöyle derlerdi: Bir şey yap güzel olsun (Allah güzeli sever), Bir şey yap doğru olsun (Allah doğruyu ister), Bir şey yap iyi olsun (Allah iyiliği ve merhameti sever). Şehir ve Kültür dergisini çıkarmaya başladığımızdan bugüne on ikinci Ramazan’ı idrak edeceğiz inşaallah. 128. sayımızı hazırlarken: güzellik, doğruluk ve iyilik düşündük hep. Sonra kravatımızı bağladık, saçımızı taradık ve huzurunuzdayız.. Hz. Mevlâna der ki: “Ey sahura kalkan, sahur yemeği yiyen kişi! Az konuş, hatta sus! Sus da orucu anlayanlar, oruçtan söz etsinler.”
Hoş bulduk efendim, hoşça bakın zâtınıza…
Mehmet Kamil BERSE
Genel Yayın Yönetmeni
